Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.


Ekol Hoca
Konu İsmi : A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar
Bilgi: Konu İle İLgili Yorumlarınızı Belirtebilir, İlave Ek Katkı Sağlayabilirsiniz, İstediğiniz Gibi Faydalanabilirsiniz

Googlede Arat : A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar

Rastgele Konu: Kilise
Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar  (Okunma Sayısı 309 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ebû_Davud



Süper Üye

*****


Üye No : 5

Cinsiyet : Bay

Nerden : Evden :)

Konu  : 1244

Mesaj : 3293

Aldığı Teşekkür: 150
www.maviekspres.com
Üyelik Bilgileri WWW
Offline
« : 24 Eylül 2008, 18:44:11 »

Abd:
 

Abd kelimesinin en genel mânâsı, ibadet ve kulluktur. "Ubûdet" ve "Abed" masdarlanndan gelir. "Abîd" ve "Ma'bûd" vasıflarını da kapsar. Ubû­det, ubudiyet ibadet, kulluk ve itaat mânâsına gelir ki, "ubd", ehassı (en dar anlamda) ibadet, eammı (en geniş anlamda) kul­luktur.

"Ubûdet" Arap dilinde tezellül (aşağılama) mânâsına gelir. Ubudiyet, alçalmayı açığa vurma, ibadet de bunun daha kuvvetlisi olarak tevazu, alçak gönüllülük ve saygının en son derecesidir. Bu nedenle müfessirlerin çoğu bunu tevazu ve alçak gönüllülüğün; son sınırı olarak tefsir etmişlerdir. Bu da sebebini sormadan tam ita­at mânâsına gelir. Ebû Hayyân, ibadetin her şeyden soyutlanarak Allah'a yönelme manasında oldu­ğunu nakleder. Aynı şekilde Kamus'u şerh edene göre de ibadet, hırs ve gadap mânâlarına gelen "abed" maddesindendir.

İbadet, Allah'ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyet (kulluk) ise Allah'ın yaptığına razı olmak diye tefsir edilmiştir. Şeriat dilin­de ibadet, niyete bağlı olarak ya­pılmasında sevap olan ve Allah'a yakınlaşmayı ifade eden özel bir itattir. İtaat, niyete bağlı olsun ol­masın veya kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin yapılması ha­yırlı olan işi/ameli yapmaktır. Kur'ân okumak, infak etmek, sa­daka vermek, vakıf yapmak veya benzeri işler, niyete bağlı olmayan ameller olarak yapılan işler bir ita­at ve Allah'a yakınlaşmadır ama şer'î anlamda bir ibadet değildir. Şer'î anlamda ibadet, insanın ruh ve bedeniyle içi ve dışıyla şu­urlu bir şekilde yalnızca Allah için yapılan bir itaat ve yakınlaş­madır.

 

Abede:
 

Fatiha: 1/5’de “na'budu” kelimesinin kökü “abede”dir. İbadet, ubudiyyet, âbid ve ma'bûd kelimeleri de ondan türemiştir.

Emrini tutmak, ibadet etmek, tapınmak, çok muhterem tutmak, perestiş etmek, köle etmek, esir etmek, boyun eğdirmek, tâbi kılmak, hükmü altına almak, ıslah etmek, tekamül ettirmek, ilerletmek, işe yarar hale getirmek, muteber hale getirmek, kendini vermek manalarına gelmektedir.

“Abede” kavramının Kur'an'da çeşitli manaları olup bunları şöyle sı­ralayabiliriz: [1]

1- Bilmek

“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsin­ler diye yarattım.”[2]

Hâzin bu ayette geçen (liya'budûni) kelimesine, (liya'rifûnî=beni bilsinler) manasını vermektedir. Çünkü Allah, cin ve insanları yaratmasaydı, O'nun varlığı bilinmeyecekti.

Böylece Hâzin, Allah'a ibadeti bilgiye dayandırmakta veya bilgi ile kulluğu aynîleştirmektedir. Ona göre kulluk, bilmek demektir.

Muhammed Esed de aynı fikri savunmaktadır. Ona göre, bütün akıl sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların Allah'ın varlığını tanımaları ve bundan dolayı kendi var oluşlarını bilinçli olarak O'nun iradesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği duymalarıdır.

Işıe bu iki aşamalı tanıma ve isteme kavramlarıdır ki, Kur'an'ın "kulluk" olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir.[3]

2- Birlemek

İbn Abbas'a göre Kur'an'da ibadet kavramı, birlemek anlamına gelmekte­dir.[4] Tevhid inancı olmadan (Allah birlenmeden) kulluk yerine getirilemez. Nesefî de İbn Abbas'ın görüşünü naklederek, tevhid ile abd kavrammı birleş­tirmektedir. Hâzin ile Nesefî'nin görüşlerini bir araya getirirsek şöyle bir sonuca varabiliriz: Bilgiden kalkan ve tevhidde konaklayarak insanı Allah'a yaklaştıran gönül oluşumuna, kulluk denmektedir. Demek ki kulluk için birlemek, birlemek için de bilmek gerekiyor.

3- İtaat Etmek

Ibn Abbas “ya'budu” kelimesine “yutî'u” manasını vermektedir. Kul­luk yapabilmek için itaat şarttır. İtaat edilmeyen varlığa kulluk edilmiş olmaz.

Demek ki insanlar ve cinler, Allah'ı bilmek, birlemek ve itaat etmek için yaratılmışlardır. Bilgi, insanının uğruna yaratıldığı bir değerdir. Var olmanın temelinde sadece Allah'a ibadet etmek vardır. Bilgisiz, tevhidsiz ibadetin bir şeye yaramayacağı da bir gerçektir.

4- İbadet Etmek

“Abede”, dini Allah'a has kılarak yapıldığında ibadet, Allah dışında bir varlığa yapıldığında ise 'şirk' olduğu için tapınmak'ta. Fatiha: 1/5'teki “iyyâke na'budu=yalnız sana ibadet ederiz” ifadesi, başka ayetlerde şöyle geçmektedir:

Allah size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi em­retmiştir.”[5]

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi emretti.”[6]

 
Abese:
 

Abese, yüzünü ekşitti, buruşturdu, demektir.

Abese, "abs" ve "ubus", hu­zursuzluktan yüz burkulması anlamındadır. Yüzü ekşi­mek, burun kıvırmak, çehre dürülmek olarak da tabir olunur, Kâmûs şarihinin beyanına göre müteaddi (geçişli) olarak da kul­lanılır ki, yüz ekşitmek, surat et­mek, surat asmak, çehreye dürmek, kaşını çatmak tabirleriyle ifade edilir. Lâzım olarak "Abese vechehu" denilir. "Yüzü ekşidi" demek olur.

Müteaddi olarak da "vech"in nasbıyla yüzünü ekşitti demek olur. Bizim buna ekşime veya ek­şitme dememiz pek ekşi veya bu­ruk bir şey yenildiği zaman yüzü buruşturması nedeniyledir. Ge­nellikle "yüzü ekşidi" denilirse de, yerine göre sadece "ekşidi" denilmekle aynı mana ifade edil­miş olur. "Falan gelince, falan ek­şidi" denilirse, yüzü ekşidiği, onun gelmesinden hoşlanmadığı anlaşılır. Burada da böyle bir yüz zikredilmeyerek "Abese" buyurulmuştur. Yani hoşlanmadı, ek­şidi demektir.

 

Abkarî:
 

Abkarî, türlü nakışları olan halı mânâsmdaki "Abkariyetun" kelimesinin çoğuludur. Ferrâ şöyle der: Abkarî, kalın halılar demektir. Ebû Ubeyd de şöyle der: Nakışlı olan her elbise, Araplara göre abkarîdir. Abkarî, nakış yapılan yere, (yani Abkar'a) mensup demektir.

Ebussuûd ve bazı müfessirlerin beyanına göre Abkar, Arab'ın batıl inancına göre bir cin bölgesinin, beldesinin is­midir. Arablar, yabana, acaib gör­dükleri her şeyi ona nisbetle tasvif ederek "Abkarî" derler. Mecmu'u'l-Buldân'da şu açıklama var­dır. "Abkar" dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ayrıca de­mişlerdir ki, cinnin oturduğu yer­dir. Meselde "Keennehum cini ab­kar" denilir.

Merrarı Adevî şöyle demiştir. 

"Tanıdın mı Tibrak ile Abkar'ın Şessa vadisi arasındaki yurdu? Yok­sa inkar mı ediyorsun."

A'şa da şöyle demiş;

"Olgunlar ve gençler olarak Ab­kar'ın Cinleri gibidirler."

Zu'r-Rumme şöyle der:

Hattâ, yüksek yerlerde bulunan bahçelere, sanki azamet ve ululuk, Abkar nakısından elbise giydirmiştir.[7]

 İmru'1-Kays ise şöyle demiş;

"Kum taneciklerinin uçuşmaları esnasında çıkardıkları ses, Abkar'da sayılan paraların çı­kardıkları ses gibidir."

Kuseyyir de şöyle demiştir;

"Sanki onlar Abkar'da siyah vahşi cinler gibidirler.

Bir şeye yöneldiklerinde onu kaçırmazlardı."

Bu beyitlerin izahında demiş­lerdir ki:

"Abkar" Yemen toprakla­rındadır. Bu göstermektedir ki orası, kuyumcularıyla meşhur ol­muş özel bir bölgenin adıdır. Ku­yumcuları olduğuna göre buranın bir yerleşim bölgesi olması gere­kir. Galiba burası zamanla harab olmuş, eski bir yerleşim bölgesi imiş. Nakışlı kumaşlar buraya nisbet olunurmuş. Sonra tanın­maz olunca, burayı cinne nisbet etmeye başlamışlardır.

Neseb bilginleri, "Enmar İbnu Erraş, Büceyle binti Sa'b ile evlen­di. O da Sa'd'ı doğurdu ona "Ab­kar" lakabı verildi. Çünkü Cezi­re'de "Abkar" denilen bir yer üze­rinde doğmuştur. Orada alaca ku­maş yapılırdı", diye nakletmişlerdir.

Ayrıca, Yemame bölgesinde bir yerin adının da "Abkar" oldu­ğu ifade edilmiştir.

Abkar'ı cin arazisi, bölgesi diye izah edenler, bu izahlarını Zuheyr'in şu beytine isnad etmiş­lerdir.

"Cimridir o, onun üzerinde Ab­kar cinni vardır.

Onlar, bir gün istediklerini elde ederlerse yücelmeye layıktırlar."

Bazıları, "Abkarî"nin aslı, vasfına hırsla yönelinen, her şeye sıfattır demişlerdir. Abkar'da dö­şeme ve diğer nakışları yapılırdı. Onun için her şey Abkar'a nisbet edildi. Mücahid, "Abkarî, ipek ku­maş"; Katade, "halı, kilim"; Sa'îd bin Cubeyr de "antika eşyadır" dedi.

Bir bölgeye nisbet etmediler, isim yaptılar. [8]

 

A'caz:
 

A'caz, birşeyden geriye kalan mânâsına gelen kelimesi­nin çoğuludur.

 

A'cemî:
 

A'cemî, Arap olmayanın dili.

A'cemî[9], "Acem" cinsine men­sup olan demektir. Acem, Arablar'ın dışındakiler için kullanılır. Türk, Fars, Hindli, Avrupalı vs. hangi cinsten olursa olsun fasih olmayan, iyi söyleyemeyen, gerek tutukluktan, gerek dilinin yabancı olmasından dolayı, dediği anlaşıl­mayana "a'cemî" denir. Biz bunu her hususta genelleştirerek "acemî" deriz. A'cem de aynı manada­dır.

Onun için "a'cemî"nin "ya"sı, nisbet mi mübalağa mı diye tartı­şılmıştır. Ancak Kâmûs'un işaret ettiği gibi, "acem" ayrıca Arab ol­mayana da denilir. Tekili ve çoğu­lu beraberdir. "Raculun ve kavmun e'cam" denilir. "Arab değil" demek olur. Şu halde "a'cemî" nisbet olarak Arab'ın dışında olan "acemî" manasına da gelebilecek­tir. Nitekim Fussilet: 41/44. ayette de "a'ce­mî", "Arab olmayan, Arapça ol­mayan" olarak tefsir edilmiştir. [10]

 

Adem:
 

Âdem[11] isminin "udme"den veya "edimi arz"dan tü­remiş, "ef'alü" vezninden Arapça bir kelime olduğu rivayet olunu­yorsa da, a'cemî yani Arapça ol­mayan "faalû" vezninde bir keli­me olduğu da ifade ediliyor. Acem bir kelime olduğu tercih ediliyor. Zemahşerî, Beyzavî, Ebussuud gibi araştırmacıların tercihi bu yöndedir.

İmam Şa'bî bunun "azer" ve "a'zar" gibi İbranice bîr kelime ol­duğunu, Süryanice'de "adem" kelimesinin toprak demek oldu­ğunu söylemiştir. Bazıları da bu kelimenin aslının "hâtem" vez­ninde Süryanice olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece dilimizdeki "adam" kullanımı aslına daha ya­kın olur.

Eğer bu kelime Arapça ise, alemiyet/özel isim ve fiil veznin­de olmasından dolayı; Arapça de­ğil ise, alemiyet (özel isim) ve ucme (aslı Arapça olmayan) kelime­lerden olduğundan dolayı gayri munsarif (cer ve tenvin kabul et­meyen) bir kelimedir, denilmiştir. Her iki halde de bir cins ismi olmayıp alem ismi (özel isim) oldu­ğu muhakkaktır.

Adem, beşer, insan gibi cins isim makamında kullanılacak olursa çoğulu "avâdim" gelir ve o zaman çoğulu gayri munsarif olursa tekili, munsarif olur ve "raeytü admen" demek gerekir ki, "ademiyyen" (ferden min benî adem) demektir. Doğrusu hariçte her cins isim, başlangıçta bir ismi alemin (özel ismin) genellemesidir. Vahid (tek), çoğa önceliklidir.

Arapça'dan başka, İbranî ve Süryanice'de de bu ismin çeşitli lehçelerinin mevcut olduğu anla­şılıyor. Sabie'de (Sabii dilinde) "azimun" isminin Arapça olma­dığı halde bu isim ile bir alakası görünüyor. Bununla birlikte "Ebu'l-beşer" (insanın babası)in çeşitli dillerde, başka başka isim­lerle ifade edildiği de nakledili­yor. Şe’ristanî'nin el-Milel ve'n-Nihal'deki beyanına göre, Mecusîler'den Kuyumresiye grubu, "Kuyumers Âdem'dir" derler. Kuyumers'in Âdem olduğu Hind ve Acem tarihlerinde de mevcut­tur. Fakat bazı tarihçiler buna karşı çıkmışlardır. İbni Esîr de Kâmil'inde, "Mecusîlerin Kuyumers dediği Hz. Âdem'dir" diye zikreder. En doğrusu Âdem ismi­nin, insanlığın ilk lisanına ait bir kelime olduğunu söylemektir. [12]

 


Logged

Robot Linkler
Altarnatif Linkler
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 14312


View Profile
Re: A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar
« Posted on: 04 Eylül 2010, 17:57:06 »

 
      uyari
Merhaba ziyaretçi. Öncelikle sitemize hoşgeldiniz. Ben robot moderatör olrak siteden daha fazla yararlanmanız için sitemize üye olmanızı öneririm.

giris  kayit
Benzer Konular: A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Hadisleri, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Nedir?, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Cübbeli, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Ayetleri, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Ödev, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Dini Sorular, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Öğreniyorum, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Anlatımı, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar İndir, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar malik Ester, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Maranki, A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L İle Başlayan Kavramlar Sözleri
Logged
Ebû_Davud



Süper Üye

*****


Üye No : 5

Cinsiyet : Bay

Nerden : Evden :)

Konu  : 1244

Mesaj : 3293

Aldığı Teşekkür: 150
www.maviekspres.com
Üyelik Bilgileri WWW
Offline
« Yanıtla #1 : 24 Eylül 2008, 18:44:45 »

Âdin El-Ûlâ:
 
Âdin el-ûlâ[13], eski Âd kavmi demektir. Nûh kavminden sonra helak edilen Hûd kavmidir. Bu anlamda buna ûla denilmesi, sonraki kavimlere göre olup, öte­den beri gelen kıdemli Âd demek olur. Bazıları "Âdi el-ûlâ"nın birinci Âd olduğundan Âdin el-uhrâ'nın mukabili olduğunu söyle­mişlerdir. Açık olan da budur. "Âdin el-uhrâ" hakkında ihtilaf edilmiştir.

Zemahşerî, "Âdin el-ûlâ" Hûd kavmi, "Âdin el-uhrâ" İrem'dir demiştir. Lakin "İrem" de helak edilmiş olduğu için, burada­ki "ûla" tahsisinin bir yararı gö­rülmez. Başka iddialar da vardır. Şu halde "Âdin el-ûlâ" Hz. Hûd'a iman etmeyip eski hallerinde ve inkarlarında diretip helak olanlardır. "Âdin el-uhrâ" da Âdi Hûd'dan iman edenlerdir, demek olur. Bu mana, Semûd'da ve di­ğerlerinde de vardır. [14]

 
Âdiyât:
 

Âdiyât, hızla koş­mak, seğirtmek mânâsına, "adv"den ismi fail cem'i müennesi salimdir. Dolayısıyla at, deve gibi tüm koşan hayvanlara denir. Kâmûs'un beyanına göre "adiv" maddesi, tecavüz mânâsına da gelir. Yürüyüşle ilgili olarak kul­lanıldığında, koşmak, seğirtmek tabir olunur.

Kalbî olarak kullanıldığında ise adavet ve muadit, yani düş­manlık tabir olunur. Bazan da me­kan ili ilgili olarak kullanılır o za­man da "adva" yani sirayet/yayılma/geçme/intikal tabir olu­nur. "Âdiye" daima savaşta ko­şan, hücum eden demektir. "Adiyy" ifadesinin, piyadeler için "âdiye" ifadesinin de süvariler için olduğu ifade edilmiştir.

 

Adl[15]:
 

Adl, fidye demektir. Kesre ile (ıdl) şeklinde okunursa benzer ve denk manâsına gelir. Araplar, birşeyin benzer ve misline ıdl ve adîl derler.

Adl, her şeyi mertebesine (vadh), hakkı yerine koymaktır. Bağy'in -başka bir deyişle cevrü zulmün- zıddıdır. Adil, insaf, hak­kaniyet ve istikamet mefhumları­nı tazammun eden bir denkleştir­medir ki terazinin dili gibi ifrat ve tefrit beyninde (arasında) bir tevhid noktası ve istikameti olarak iki tarafında da muadele (denge) denilen bir muvazenet/eşitlik ifa­de eder. Bundan dolayı adalete mizan da denilir. "Kur'ân'la bir­likte mizanı indirdik.." âyetinde olduğu gibi adlin başı veya adl: tevhiddir. [16]

 

Adl[17]:
 

Adl[18], cahiliye Araplarının bir adetidir. Bir adamın bir yakını öldüğünde, kalan karısının ve çadırının üstüne elbisesini atıp "kendisine varis olduğum gibi karısına da varis olacağım" der­miş. Böyle dediği için o kadın hakkında herkesten fazla söz sa­hibi olurmuş. Dilerse onunla yeni bir mehir vermeden evlenir, diler­se bir başkasıyla evlendirir, mehirini alır kadına hiçbir şey vermeyebilirmiş. İsterse ölen kocasın­dan alacağı olan mehirden vazge­çirmek için "adl" yapar, yani hem kendisi onunla evlenmez hem de başkasıyla da evlenmesine izin vermezmiş. Kadın kocası öldük­ten hemen sonra üzerine aba atıl­madan akrabalarının yanına gidebilirse kendine sahip olabilirmiş. Kadınlar her şart ve durumda mağdur edilirlermiş. İşte Kur'ân bu geleneğin yanlışlığını ve helal olmadığını ortaya koymuştur. [19]

 

Âfâk:
 

Âfâk, göklerin ve yerin köşe ve bucaklarıdır.

 

Afüv:
 

Afüv[20], bazan çoğal­mak, fazlalaşmak anlamına gelir. "Afe'n-nebâte" deyimi otlar yeşerip çoğaldı demektir. "Sana ne infak edeceklerini soruyorlar? De ki: Sizi sıkmayanı (ulu'1-afv)"[21] âyetinde de "afv" fazla manasına gelmektedir.

Yine Kâmûs'ta, "âfeti'l-ibilü'l-mer'a" denilir ki "tenâvelethu karîben" demektir, yani hayvan mer'ayı yakından otladı, uzağa gitmeden, yakından bol bol yedi demek olur. Buradan da anlaşıla­cağı gibi, "afv", bolluk anlamına da gelir.

"Afüv" ayrıca, diyet, karşılık, affetmek, vazgeçmek, indirim yapmak anlamına da gelir. Özel­likle, Bakara Sûresi 179. ayette geçtiği gibi, birinci dereceden yakınları öldürülen kişilerin istedikleri diyet, kan, can parası anlamında kullanılır. [22]

 
Ağlâl:
 

Ağlâl, bukağılar, kelepçeler demektir. Eli boyuna bağlayan bukağı, kelepçe mâ­nâsına gelen "Ğull" kelimesinin çoğuludur.

Bahir’de, ğull: unf (şiddet, sertlik), tazyik, ta'zib, esaret mânâsı ile boyunu ihata eden (çevreleyen) ve boyun ile beraber iki veya bir eli de bağlayandır, denilir. Râgıb'da, a'zayı ortasına alan bağ­dır. Bazıları da ta'zib ve şiddet için eli boyuna bağlayan bağdır demişlerdir. Kâmûs mütercimi de, mahkûm ve delilerin boynuna ge­çirdikleri demir toka ve laleye de­nilir demiştir.

Kısacası ğull: kelepçe ve lâle şeklindeki demir bağlardır. Bun­ların mecaz (istiare) olduğunu söyleyenler de vardır. Onlara göre iman etmelerine engel olan bağ­lardır. [23]

 
Ah:
 

İhâ', altı şekilde tefsir edilir:

1. Ana-baba-bir, ya da ana-bir, yahut baba-bir kardeş

"Nefsi onu (Adem'in oğlunu), kardeşini (ana-baba-bir kardeşini) katletmeye sevketti." [24]

"...kardeşimin (ana-baba-bir kardeşimin) cesedi­ni gömemedim." [25]

"Erkek yahut kızkardeşi varsa..." [26]

2. Nesebte kardeşlik (neseb birliği, kavimdaşlık)

"Ad'a da-, kardeşleri (soydaşları/kavimdaşları) Hûd'u gönderdik." [27]

Hûd onların, ne dînde kardeşi, ne de ana-baba-bir, baba-bir, ana-bir kardeşleri idi; fakat neseb/soy iti­bariyle onlarla kardeşti: kavimdaştı.

"Medyen'e de kardeşleri (soydaşları/kavimdaşları) Şu'ayb'ı gönderdik." [28]

Şu'ayb, onlarla ne dînde kardeş, ne de ana-baba-bir, baba-bir, ana-bir kardeş idi; fakat neseb/soy iti­bariyle onlarla kardeşti.

"Hani kardeşleri Nûh onlara, 'İttika etmez misiniz?' demişti."[29]

"Hani kardeşleri Hûd onlara, 'îttika etmez mi­siniz?' demişti."[30]

"Hani kardeşleri Salih onlara, ‘îttika etm,ez misiniz?’ demişti." [31]

"Hani kardeş­leri Lût onlara, 'İttika etmez misiniz?' demişti." [32]

3. Dînde kardeşlik ve şirkte velilik

"Kardeşleri (dînde ve şirkte velayet hususunda kâfirlerden şeytanların kardeşleri) ise onları ğayy'da bırakırlar."[33]

"Çünkü saçıp savuranlar, (dîn ve velayet hususunda) şeytanların kardeşleridir." [34]

4. İslâm dîninde ve velayet hususunda kardeşlik

"(İslâm dîninde ve velayet hususunda).Ancak mü'minler kardeştir " [35]

5. Arkadaş

"Bu benim kardeşimdir (arkadaşımdır). Onun doksan dokuz koyunu var." [36]

"Sizden biriniz ölmüş kardeşinin (arkadaşının) etini yemeyi sever mi?" [37]

6. Sevgi ve muhabbette kardeşlik

"(Birbirlerine besledikleri sevgi ve mu­habbet itibariyle) kardeşler olarak sedirler üzerinde karşılıklı otururlar."[38]

 

Ahbâr:
 

Ahbâr[39], "ha"nın kesri veya fethi ile "hıbr" kelimesinin Çoğuludur. Tahbir (haber verme), tahsin (güzelleştirmek, takdir et­mek) mânâsına "hıbır"dan türemiş ve mürekkep demek olan "hıbr" ile de ilişkili olarak ilm-i tahbir; yani yazıp/çizen, güzelleştirip süsleyen veya yazma ve anlatma yoluyla tesbit ve devam ettirmeye çalışan, yahut güzel kalem sahibi, güzel şeyleri toplayıp, devam ettirmeye çalışan yüksek alimler demektir. Bu mânâ ile Yahudi alimlerine "ahbar" denilmiştir. Bu deyim daha çok Yahudi fakihleri için kullanılır. [40]

 

Ahd/Ahid:
 

Ahd, insanın başkasına verdiği teminattır. ilâ harf-i ceri ile kullanıldığında "tavsiye etmek" manasına gelir..

Ahd ve ahid, lügatte bir şeyi halden ha­le döndürüp, saklayıp korumak­tır. Böyle zorunlu olarak korun­ması istenen belgelere de "ahid" ismi verilir. Bu itibar ile "ahid" ve "akid" eş anlamlı iki kelime gibi görünseler de, "akid" kelimesi "misak" / yemin anlamından da­ha ziyade ahkâm, yani hükmi bir mana ifade eder.

 

Ahdan:
 

Ahdân, "haden"in ço­ğuludur. "İttihâzı ahdân" (tasarlayarak düşünerek) gizli dost tut­mak demektir. Cahiliye devrinde iki çeşit zina olduğu rivayet edilir. Birisi umuma karşı, açıktan yapı­lan zina, diğeri de birini dost tuta­rak gizlice, toplumdan saklanarak yapılan zina idi... Ve bunlar ço­ğunlukla cariyelerle yapılırdı. İs­lâm geldikten sonra bunlar da da­hil olmak üzere bütün zina türle­rini yasaklamıştır.

 

Ahidnâ:
 

Emrettik ve vahyettik demektir.

 

Âhır:
 

Âhır, varlıklar yok olduktan sonra kalan demektir. 

 

Âhiret:
 

Âhiret, "âhir" sıfatı­nın müennesidir. Son ve sonraki mânâsına sıfat olarak kullanılır. İslâm literatüründe ise "dâr-i âhire" (son ev) ve "hayat-ı âhi­re" (sonraki hayat) ve "neş'et-i âhire" (son çıkma) terkiplerinin hafifletilmişi olarak isim olmuş­tur. Karşıtı olan dünya da böyle­dir. Âhiret kâh dünya, kâh ulâ (yüce, şanlı) karşılığı olarak da kullanılır. [41]

Âhiret, evvelin mukabili ve "son" manasındaki ahirin müennesi olup Kur'ân'da 110 âyette geçer. Ahir, evvelin aksidir. Bunun yirmi altısında müzekker, ve 'el-yevm' kelime­sine sıfat şeklinde 'el-yevmu'1-âhir' (son gün), dokuzunda dâr ile sıfat veya isim tamlaması halinde, 'ed-dâru'1-âhire' (son ikamet mahalli, sonraki yurt). Bir diğer âyette 'en-neş'etu'l-âhire' (ikinci yaratılış) tarzında, 50 yerde de dünya ile (ikisinde dünya manasındaki 'ulâ ile) mukabele edilmiş olarak zikredilir.[42]

Câhiliye dönemi şiirlerinde, ahiret inancının işlendiği bazı beyitler nakledilmiştir. Bunlardan birisi Zubeyr b. Ebi Sülmâ'ya aittir. O, şöyle der:

"İçinizde olanı Allah'tan gizlemeyin, ne kadar gizleseniz Allah onu bilir, (yaptığınız işin cezası) ertelenir bir kitaba konulur. Ya hesap gününe saklanır veya hesabı çabuk görülür, hemen intikam alınır."[43] Görüldüğü gibi burada işlenilen "ahiret" inancı Kur'ân'ın getirdiği ahiret inancıyla aynıdır.

İkinci olarak 'ahiret' mefhumunu el-Musellem b. Reyyâh'ın şu beytinde görmekteyiz:

"Ben elimde olan malımı, dünya ve ahirete faydalı olarak taksim ettim."[44] Bu beyitteki malı dağıtma, İslâm'daki sadaka anlayışına ne kadar benzemektedir.

Bu iki beyitten de anlaşılıyor ki ahiret, ikinci bir hayat ve hesap yeri olarak câhiliye döneminde bazı çevrelerce biliniyordu. Ancak gerçekten, Kur'ân'ın "ahiret" mefhumuna kazandırdığı mana biliniyor muydu? Şayet biliniyor idiyse, bu inancın detayları nelerdi? Zira Kur'ân, Arapların ahiret inançlarıyla ilgili köklü değişiklikler getirmiştir.[45]

Âhiret, beş şekilde tefsir edilir:

1. Kıyamet/kalkış

"Muhakkak ki âhirete (Kıyamet Günü'nde ölümden sonra dirilişe) îmân etmeyenler, caddeden sapmaktadırlar." [46]

"Âhiret ve evvel (dünya ve âhiret, başlangıç ve son) elbet Bizimdir." [47]

2. Cennet

"Andolsun ki onlar onu satın alan kimsenin âhirette bir payı (cennetten bir nasibi) olmadığını bili­yorlardı."[48]

"Onlardan bazıları, "Rabbimiz bize dünyada ver!" derler. Böylelerinin âhirette payı yoktur. " .[49]

"Rabbinin indinde âhiret muttakiler içindir." [50]

"İşte o âhiret yurdu (cennet) var ya, Biz onu yer­yüzünde ululuk/yücelik irade etmeyenlere ayırdık." [51]

"Âhirette (cennette) onun nasibi yoktur." [52]

3. Cehennem

"Ahiretten (cehennem azabından) çekinen ve Rabbinin rahmetini uman..." [53]

4. Kabir

"Allah îmân edenlere dünya hayatta ve âhirette (kabirde Münker-Nekir'in sorgulayacağı vakitte) [54] sabit söz üzere sebat verir." [55]

5. Ahır (son/sonuncu)

"Biz bunu âhiret millette (son millette, dînde, İsa'nın milletinde -ki o, Nebi'den (a.s) önceki ümmet­lere gelen milletlerin sonuncusu idi) işitmedik." [56]

"Derken âhiret va'di (sonuncusunun vakti: ken­dilerine va'd ettiği iki azâbtan sonuncusunun vakti) geldiğinde..."[57]

 

Ahkab:
 
Ahkâb[58], "hukub"un çoğuludur. "Hukub" tetabu' ve tevali mânâsını tezammun ederek karn, asır gibi alettevali bir çok seneleri ihtiva eden bir devir demektir. Seksen küsur yıl diye meşhur olmuştur. Bir ri­vayete göre, yirmi dokuz bin yıla karşılık geldiği ifade edilmiştir. [59]

 

Ahkâf:
 

Ahkâf, uzun ve eğri büğrü, yüksekçe kum yığını de­mek olan "hıkf"ın çoğuludur. Âd kavminin uyarılması sırasında bu­lundukları bölgeye, oturdukları, yerleşik oldukları mevkîye "ah­kâf" denilirdi. Bazı rivayetlerde Arabistan Yarımadası'ndaki çeşitli yerler için özel isim olarak da kul­lanıldığı söylenmiştir.[60]

 

Ahlâm:
 

Ahlâm, akıl mânâsına gelen "Hulm"ün çoğuludur. "Akıllar" de­mektir.

 


Logged

Ebû_Davud



Süper Üye

*****


Üye No : 5

Cinsiyet : Bay

Nerden : Evden :)

Konu  : 1244

Mesaj : 3293

Aldığı Teşekkür: 150
www.maviekspres.com
Üyelik Bilgileri WWW
Offline
« Yanıtla #2 : 24 Eylül 2008, 18:45:12 »

Ahlede ilel ard:[61]
 

"Ona yaslanarak/itimad ederek sükun buldu." [62]

"Dünyaya yöneldi ve onu tercih etti. Sefalete yöneldi di­yenler de vardır." [63]

"Yani Ümeyye b. Ebi Salt veya Bel'am b. Baura dünyaya yö­neldi ve ona razı oldu. [64]

"Orada süresiz kalacağı zannıyla ona meyletti/yaslandı demektir." [65]

"Arza itimad etti ve üzerindekilere razı oldu. aslı (bir şeyin) devamının gerekliliğidir. Yaşlanmayan ya­hut görünüşünde değişiklik olmayana  denir." [66]

"Yani mutmain oldu." [67]

Bu deyime verilen anlamları şu şekilde özetleyebiliriz:

a- Dünyaya yönelmek,

b- Dünyayı tercih etmek

c- Sefalete yö­nelmek

d- Dünyaya itimad etmek vb.

Türkçe Kur'an çevirilerinde ise bu ifade aşağıdaki şekil­lerde yer almaktadır.

Elmalı: ... yere (alçaklığa) saplandı ...

Çantay: ... yere saplandı... (Dünyaya, yahud alçaklığa[68] "İhlad" bir yerde mukiym olmak manasınadır. "Ahlede ilel ard" "mukiym olacağını zannederek yere meyl etdi." demektir.[69]

D.İ.B., Bilmen, Koçyiğit: ... dünyaya meyletti ...

Yavuz: ... aşağılığa saplandı...

Davudoğlu, Ateş, Y. Öztürk: ... yere saplandı...

Bulaç: ... yere meyletti (veya yere saplandı) ...

TDV, Hizmetli: ... dünyaya saplandı ...

Atay: ... yere doğru eğildi ...

A. Öztürk: ... yere meyletti (saplandı) ...

Varol: ... yeryüzünde sonsuza kadar kalacak sandı ...

Piriş: ...fakat o yeryüzünü ebedi zannetti ...

Görüldüğü gibi mütercimler bu ifadeyi,

a- yere, dünya­ya meyletmek;

b- dünyaya, aşağılığa, yere saplanmak;

c- ye­re eğilmek;

d- yeryüzünde sonsuza kadar kalacağını san­mak" şeklinde tercüme etmişlerdir. Çantay (dipnotuyla be­raber), Elmalı, Bilmen, D.İ.B, Koçyiğit ve Varol'un tercüme­leri meseleyi anlaşılır kılacak boyuttadır. Ancak, bunların dışındaki tercümeler açık ve anlaşılır değildir. Mesela, "ye­re saplanmak" tabiri neyi ifade ediyor? Mezkur kaynakların serdettiği berrak ifadeleri aynı şekilde yansıtıyor mu? "Ye­re doğru eğilmek, yere meyletmek, dünyaya saplanmak ve yeryüzünü ebedi zannetmek" gibi tercümeler de benzer ifa­de yetersizliğiyle maluldür.

Tercüme edilen metin mütercimin zihninde çok net ve anlamlı bir şekilde yer alabilir fakat önemli olan bu  değildir. Çünkü mütercim, metni kendisi için tercüme etmiyor.

Bilakis Arapça bilmeyen ve tabii olarak Kur'an'ın aslın­dan yararlanamayan okuyucular için böyle bir faaliyete girişiyor. Dolayısıyla bu insanların maslahatını göz önünde bulundurması gerekiyor.

Netice olarak söz konusu ifadenin aşağıdaki şekillerde tercüme edilebileceğini düşünüyoruz:

- Dünyaya yöneldi.

- Değersiz şeylere yöneldi.

- Dünyaya meyletti.[70]

- Dünyayı tercih etti.

- Dünyaya itimad etti

Örnek:

Eğer dileseydik biz onu ayetlerle yükseltirdik lakin o, dünyaya yöneldi/değersiz şeylere yöneldi...[71]

 

Ahmed:
 

Ahmed kelimesi, Saf Sûresi 6. ayette, "ismuhu Ahmed" (onun ismi Ahmed'dir) şeklinde geç­mektedir. Burada Ahmed isminin kendisi alem/özel isim olarak murad olunduğu gibi, mana ola­rak murat olması da mümkündür. Yani adı gayet memduh ve güzel demek de olabilir. Hz. Muhammed'in bir ismi Ahmed olduğu gibi, Muhammed ismi de aynı "hamd" maddesinden türetilmiş güzel ve en öğülecek bir isimdir. Ahmed isminin bizzat kendisinin murad olunması mümkündür. Hadislerde şöyle geçmektedir:

"Benim çeşitli isimle­rim vardır: Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben Haşir’im..."

Ahmed kelimesi, "hamd ede­rim" manasına, fiil-i muzarî, nefs-i mütekellim vahde sigasında tü­remiş ise de, meşhur olanı ism-i tafdıl olmasıdır. İsm-i tafdillerde asıl olan fail manasına olmak ise de "meşhur" manasına "eşher" gibi ism-i mef'ul manasına olması da mümkündür. "El ûdu ahmed" tabirinde olduğu gibi "ahmed" kelimesinin mahmudiyyetten tafdil manasına geldiği de ifade edil­miştir. Hamidiyetten (hamd eden) olduğunda, "en ziyade hamd eden", mahmudiyetten ol­duğunda ise, "en ziyade hamd edilip övülen" demek olur. Özel isim olması durumunda, bu an­lamların birinde nakledilmiş ola­rak bu isimle isimlenen kişi kast edilmiş olur.                     

Alusî tefsirinde; Yuhanna İncili'nin onbeşinci faslında "Pede­rin göndereceği Hak ruhu Farak­lit, size her şeyi talim edecektir... Pederin göndereceği Ruhu'1-Kudüs Faraklit size her şeyi talim edecektir, benim söylediğim sözü hatırlatacaktır..." "Ben gitmezsem Faraklit size gelmez, amma gitti­ğimde O'nu size gönderirim, o vakit de âlemi hatalarından dola­yı uyaracaktır..."

Ayrıca on dördüncü babda:

"Pederden size ilelebed beraberi­nizde sabit kalacak diğer bir Faraklit vermesini dilerim...." Bunla­rı naklettikten sonra, "Faraklit ke­limesi, hamd'i işaret bir kelimedir" der ve bu kelimeden murad oluna­nın Ahmed olduğunu belirtir.

Nasara'nın bazısı bunu "Hammâd" bazısı da "Hamid" diye tefsir etmişlerdir. Bu, kelime­nin medlulunda Ahmed (veya Muhammed) (s.a.v.)'e işaret vardır, demektir.

Eski İncil tercümelerinde bu kelime Faraklit veya Paraklit diye aynen muhafaza edilerek gösteri­lirken, yakın zamanlarda basılan İnciller'de "teselli edici" diye ter­cüme edilmiştir. [72]

 

Ahsanet:
 

İffetli oldu ve çirkin  iş yapmaktan kendini korudu.

 

Ahsenü'l-Kasas: 
 

Ahsenül kasas, en güzel anla­tış veya en güzel kıssa manasına mef'ul-i mutlak veya mef'ul-ü bih olur. "Kaf" harfinin fethalanmasıyla "kasas" aslında masdardır. Manası, bir şeyin izini takip ede­rek arkasına düşmektir. 18/64'te "kasas" bu anlamdadır.

"Kasiyeh" izini takip et, arka­sını bırakma demektir. Bundan hareketle, takibe değer bir haber, nakil veya hikaye etmek anlamı­na gelir. Türkçe'de bunun karşılı­ğı olarak "ayırmak" bazı lehçeler­de "ayırtmak" tabiri kulanılır.

Anlatılan haber veya hikâye­ye de mef'ul anlamında masdar yani "maksus" manasına "kasas" yahut "kıssa" denilir ki, "kaf" harfinin kesrelenmesiyle "kıssas" bunun çoğuludur. Kıssa da, izi ta­kip olunmaya değer hal ve şan manasınadır. Buna Farsça'da, "destan" veya "efsane" denir. Bir haber veya hikâyenin kısas olabil­mesi takip ve yazıya layık bir de­ğere sahip olmasına bağlıdır. [73]

 

Ahvâ:
 

Ahvâ, siyah demektir. Bu kelime, siyahlık veya esmerlik anla­mına gelen "el-havt" kelimesinden alınmıştır.

 

Ahz:
 

Ahz, beş şekilde tefsir edilir:

1. el-Ahz, kabul manasında kullanılır; şu âyetlerde olduğu gibi:

"Ve bu şart üzere ısrımı (ağır ahdimi) ahz (kabul) ettiniz mi?" [74]

"Eğer size bu verilirse onu ahz (kabul) edin..." [75]

"Bilmediler mi: muhakkak ki Allah, kullarından tevbeyi kabul eden O'dur ve sadakaları ahz (ka­bul) eden..."[76]

"Ondan fidye ahz (kabul) edilmez." [77]

"Her türlü fidyeyi verse de ondan ahz (kabul) edilmez." [78]

"Sen afv yolunu ahzet (sadaka olarak malların­dan sana verdikleri [79] şeyleri kabul et)!" [80]

2. Habs (tutmak/alıkoymak)

"Onun için o'nun yerine bizden birini ahzet (alı­koy/tut)." [81]

"(Yûsuf) dedi; "Eşyamızı yanında bulduğumuz kimse­den başkasını ahzetmekten (alıkoymaktan/tut­maktan) Allah'a sığınırım." [82]

"Melikin dîninde kardeşini ahzedecek (alıkoya­cak /tutacak) değildi." [83]

3. Azâb

"Ben de onları ahzettim (azâblandırdım/azaba uğrattım); o vakit nasıl oldu 'ıkâbim." [84]

"Rabbin, zulmeden kurayı ahzettiğinde (azâblandırdığında/azaba uğrattığında) işte böyle ahzeder (azâb eder). Şüphesiz O'nun ahzı (aza­bı) elimdir, şedîdtir." [85]

"Derken Biz her birini günahı ile ahzettik (azâblandırdık/azaba uğrattık)." [86]

4. Katl/öldürmek

"Her ümmet rasûlünü ahzetmek (öldürmek/kat­letmek) kasdında bulundu." [87]

5. Esir almak

"Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün ve on­ları ahzedin (esir alın)!" [88]

"Eğer yüz çevirirlerse, onları ahzedin (esir alın)!" [89]

 

Ahzâ:
 

Ahzâ, daha hor ve daha zelil demektir. Horluk mânâsına gelen "Hızyun" kökündendir. 

 

Ahzâb:
 

Ahzâb, "hizb"in çoğuludur. Hizb: Râgıb'ta; bir kalınlığı bulu­nan cemaat demektir. Kâmûs ve tercemesi Okyonus'ta, mutlak an­lamda "taife", insan gurubu de­mektir. Asıl mânâ budur. Silaha, harb aletlerine ve özellikle insan topluluklarına "hizb" denir. Bir kimsenin has askerine ve belirli arkadaşına da onun hizbi denir "Onlar şeytanın hizbidir"[90] ayeti de bu anlamdadır. Bir ada­mın her gün alışkanlık haline ge­tirerek yaptığı virdine, zikrine, teşbih ve duasına da (ibadet-iş) de denilir. Kendine okumayı görev saydığı bir miktar dua demektir.

Hizb: Toprağı katı ve kalın olan yere dahi denilir. Aynı şekil­de "ahzab" Hz. Peygamber'e kar­şı savaşmak üzere toplanıp Medi­ne'yi muhasaraya kalkışan ve Hendek savaşına neden olan az­gın kâfirler cemaatine de isim olmuştur. Ahzab Sûresi ismini de buradan almıştır. [91]

Ahzâb, dört şekilde tefsir edilir:

1. Umeyye Oğulları, Muğire Oğulları ve Al-i Ebî Talha -ki hepsi de Kureyş'tendir-

"Kendilerine Kitap verdiklerimiz (ehl-i Tevrat'ın mü'minleri) sana indirilene sevinirler. Fakat ahzâbtan (Benî Umeyye, Beni Muğîre ve Al-i Ebî Talha'dan: onların kâfirlerinden) onun bazısını inkâr edenler vardır." [92]

"İşte bunlar (Ehl-i Tevrat'ın müminleri) ona îmân ederler. Ahzâbtan (Benî Umeyye, Benî Muğlre ve Al-i Ebî Talha b. Abdu'l-Uzza'dan) kim de onu inkâr ederse..." [93]

"Ahzâb (Benî Umeyye, Benî Muğîre ve Al-i Ebî Talha b. Abdu'l-Uzza) döküntüsünden bozuk bir or­du..." [94]

2. Nastûrî ve Mar-Ya'kûbî Hristiyanlar

"Ahzâb kendi aralarında (dinde: Hristiyanlık'ta) ihti­laf ettiler." [95]

Bu sebeble İsâ (a.s) hakkında hiziblere ayrıldılar; Nastûrîler, "İsâ Allah'ın oğludur" derken; Mar-Ya'kûbîler, "Allah Mesih'in bizzat kendisidir" dedi­ler. Melkânîler ise, "Allah üçün üçüncüsüdür" diye­rek ilahların ilkinin Allah, ikincisinin İsâ, üçüncü­sünün de Meryem olduğunu iddia ettiler.

"Sonra ahzâb kendi aralarında ihtilaf ettiler. Elim bir gü­nün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!"[96]

3. Nûh, Âd ve Semud kavimlerinden, Şu'ayb ve Fir'avn kavimlerine kadar olan kâfirler

"Onlardan önce Nûh kavmi, Âd (kavmi) ve kazıklar sahibi Fir'avn ve Semud (kavmi), Lût kavmi ve ashâbu'1-Eyke yalanladı. İşte bunlar ahzâbtır." [97]

Bunun bir benzeri de Mü'min sûresinde, Al-i Fir'avn'dan mü'min bir adam olan Hazqıyel/Hazqil/Harbil[98] el-Kıbtî'nin söylediği şu sözlerdir:

"Doğrusu ben sizin için o Ahzâb Günü gibi bir günden (o geçmiş ümmetlerin başına gelen azâb gibi bir azabın sizin başınıza da gelmesinden) korkuyorum. Nûh kavmi, Âd, Semud ve onların ardından (Şu'ayb kavmine kadar) gelen (ümmet)ler(den müteşekkil o ahzâb’ın başına gelenin benzerinden..."[99]

4. Bazı Arab kabilelerinin başında bu­lunan Ebu Süfyan ve Yahudiler -ki bunlar Hendek Gü­nü Nebi'ye (a.s) karşı hizib oluşturup üç mevkide sa­vaştılar-

"Hani onlar hem üstünüzden (Yemen yönünden va­dinin üst tarafından -ki bununla, Yemen yönünden vadinin üst tarafından gelen; başlarında Benî-Nadr'dan Mâlik b. Avf el-Nazrî ve Uyeyne b. Hısn el-Fezârî'nin, beraberlerinde de Gatafan'dan 1.000 kişinin, onların beraberinde de Benî Esed/Esîd/Üseyd'den Talha b. Huveylid el-Ka'nesî/el-Faksî  ile Yahudilerden Beni Kurayza ve Huyey b. Ahtab el-Yahudî'nin bulunduğu grup kasdedilmektedir, hem de aşağınızdan (batı tara­fından, vadinin içinden/vadinin alt tarafından -bu­nunla da, Ebû Süfyan'ın başlarında bulunduğu Mekkeliler ile beraberinde, başlarında Yezid b. Huneys'in [100] bulunduğu batıdan vadinin alt tarafından gelen Kureyşliler kastedilmektedir) gelmişlerdi." [101]

Asıl adı Amr b. Süfyan olan Ebu'1-Âver es-Sülemî de Hendeğin karşısından gelmişti. Bunlar O gün, Nebi'ye karşı hizibleştiler.

"Onlar (münafıklar), ahzâbın (Kureyş ile birlikte Medine'yi kuşatan müşrik Arab kabilelerinin) gitmediğini sanıyorlardı. Eğer ahzâb tekrar gelse (savaşmak üzere onlara geri dönse)..."[102]


Logged

Ebû_Davud



Süper Üye

*****


Üye No : 5

Cinsiyet : Bay

Nerden : Evden :)

Konu  : 1244

Mesaj : 3293

Aldığı Teşekkür: 150
www.maviekspres.com
Üyelik Bilgileri WWW
Offline
« Yanıtla #3 : 24 Eylül 2008, 18:45:38 »

Aile/Ail:
 

Aile ve ail, fakir, yoksul, ihtiyaç sahibi, iyal sahibi demektir. Kendisine muhtaç bir ailesi olan, yoksulları çok, çok yoksullu manalarına da gelir. [103]

Ailen; fakir ve yoksul demektir. Aşırı derecede yoksul olan kimseye "âil" denir. Cerîr şöyle der:

Allah Kitap'ta yolcuya ve çok fakire bir pay indirmiştir.[104]

 

Akabe:
 

Akabe, engin bir vadiden yüksek bir dağa doğru çıkan sarp yokuş demektir. Beled Sûresi'ndeki kullanımında akabe, necid gibi yüksek, zor amellerden istiare olarak mecazdır. [105]

 

Aqaluhu:
 

"Onu anladılar" bir şeyi akılla idrak etmek demektir. Maksat, "onu anladılar ve tanıdılar" demektir.

 

Akd, Ukud:
 

Ukud[106], "akd"in çoğulu­dur. Akd, belgelendirilmiş, yazıya geçirilmiş ahid demektir. Bir şeyi diğerine sağlam surette bağlayan bağ ve düğüm, örneğin ip düğü­müne teşbih edilmiştir. Akid lü­gatte, sıkı bağlamak, düğümlemek, sağlam bağ ve düğüm de­mektir. Bu anlamda bir kimsenin bir şeyde taraf olması, sonra baş­kasını susmaya zorlayarak kendi­sini ve diğerini bağlaması ve karşılıklı bağlanmaları "akid" olarak isimlendirilir. [107]

 

Akıl:
 

Akıl[108], kalp ve ru­hun özünde, beynin ışığında bulu­nan manevî bir nurdur. Öyle ki, in­san bununla duyu organlarıyla kavrayamadığı şeyleri anlar ve kavrar. Akıl yürütmek, nedenlere, nedenlerin meydana getirdiği şeylere, eser ile eseri meydana getiren şeyler arasındaki bağıntıya, yani "illiyyet kanunu" dedidiğimiz se­bebi sonuca bağlayan kanunu ve ona bağlı olan gerekli ilgileri idrak ederek, eserden müessire veya mü­essirden esere, yahut da bir mües­sirin iki eserinin birinden diğerine geçmektir.

Mantık denen bu geçiş saye­sinde duyu organlarıyla hissedi­len bir eserden hissedilmeyen müessiri anlaşılır. Örneğin, duyu­lan bir hışırtıdan, görülmeyen bir hayvanın varlığının anlaşılması gibi. Yine görülen bir bal arısından, görülmediği halde bal akla gelir. Hissedilen bir eserden, ilgisi olan başka bir eser de anlaşılır. Görülmeyen bir arının vızıltısın­dan bir balın varlığı keşfedilebilir. İşte böyle, hissedilenden his­sedilmeyene geçilmesini sağlayan veya hissedilmeyen bir anlamı bizzat ve açıklıkça keşfeden idrak vasıtasına akıl denir.

Herkesin tahmin ve akıldan az çok bir nasibi vardır. Bu olma­yınca bilgi ve eğitimle elde edilen ve "işletilmiş akıl" (akl-ı mesmu) denilen aklın da bir anlamı kal­maz. Bunun sınırlaması mümkün olmayan birçok mertebesi vardır. En yüksek mertebesine "akl-ı ev­vel" (ilk akıl) denir. Başlangıçtan sonucu, sonuçtan başlangıcı, önce­den sonrayı, sonradan önceyi tam bir bilgi ile gören bu "ilk akıl" Al­lah'ın kelamı ve Hz. Muhammed'in nurudur.

Akılların derecelerindeki fark­lılık, eksikliklerinin sonucudur. Esas itibariyle akıllar için yol bir­dir. O da doğru yoldur. Bizim, ne­denlerin başlaması, çelişkilerin başlaması gibi hakkı kavramaya neden olan asıl sebepler hakkında­ki apaçık kavrayışlarımız, ilk akim anlayış mahiyetini gösteren birer hissemizdir. [109]

 

Akîb:
 

Akîb, kendisinden sonra pey­gamber gelmeyen hâtemi'1-enbiyâ demektir. (Akîb kelimesi Kur'ân'da azab ile ilgili olarak kullanılmaktadır.[110] Elmalılı, "akîb" kelimesinin bu anlamı­nı bir hadisteki kullanımı dolayı­sıyla aktarmış olmalıdır. [111]

 

Akıbehû:
 

Akıbehû; soyu, nesli demektir. İbn Şihâb şöyle der: Akib, çocuk ve çocuğun çocuğu manasınadır.

 

Aqibeyh:
 

Topuk mânâsına gelen akîb kelimesinin ikilidir.  :

 

Akifun:
 

"Oturanlar." Akif kelimesinin çoğulu olup, bir yerde durmak ve ondan ayrılmamak mânâsına gelen ukûf kökündendir. İbadet maksadıyla Harem'de ibadet edenler ve ordan ayrılmayanlar demektir.

A-ke-fe fı'ilinin ismi fa'ili olan "âkif"in çoğuludur. Kur'ân'da bir tek âyette zikredilen bu kelimenin lügatta: "bir yerde toplanmak, kalmak, oraya bağlanmak"[112] gibi anlamları vardır. Bu fı'ilin "tef’il" babının bir kullanılış şekli, câhiliye şiirinde şöyle ifade edilmiştir:

"İnci dizileri sanki güzel boyunlu ceylanın iki yanına toplanmıştır."[113]

İlk bakışta şiirdeki kullanış şekliyle lügat manası arasında bir yakınlık görülmüyorsa da, bu fiilin ifade ettiği mana ile, incilerin sürekli boyunda kalması manasını anlatmaktayız.

Bu kelimenin Kur'ân'da kullanılış şekli karşımıza şöyle çıkmaktadır:

"Mescitlerde i'tikâfda bulunduğunuz zaman, kadınlarınıza (gecede) yaklaşmayın "[114]

Burada itikaf, camiye bağlanıp kalma ve orada kendini ibadete hasretme manası taşımaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, İslâm'dan önce, herhangi bir yerde kalmak manasına gelen bu kelime, Kur'ân'ın nüzulünden sonra, "Kişinin ibadet maksadıyla, özellikle, Ramazanda zaruri ihtiyaçları dışında kendisini mescidde alıkoymasıdır."[115]

 

Akîm:
 

Akîm, doğurmayan.

 

Akrın:
 

Akrın[116], bir hayvanın ayakları­nı biçip, yıkarak öldürmek de­mektir. [117]

 

Âl:
 

"Âl" kelimesinin aslı ehldir. Hâ, elife çevrilerek "âl" şeklini almıştır. Bunun içindir ki, Âl, kelimesinin küçültme ismi "Üheyl" şeklinde gelir. Bu kelime, özellikle, kral ve benzeri önemli ve şânı yüksek kimseler hakkında kullanılır. Herhangi bir kimse için kullanılmaz. Meselâ ayak­kabıcı ve yularcının âli denmez.

Âl kelimesi, "Ehil"den alınmış/türetilmiş ise de aralarında fark vardır. Âl, başlıca şan ve şöh­ret erbabına muzaf (katılmış, bağ­lanmış) olur. Al-i firavun, gibi. Âl, akrabalıkta veya bir görüşte (mezhepte) bir şahsa bağlılığı da anlatır.

Âl-i İbrâhîm'den murad bü­tün Müslümanlardır denilmiş ise de, Bakara: 2/124 ayeti gereğince, Hz. İb­rahim'in zalim olmayan evlat ve zürriyeti, özellikle de Hz. Muhammed Mustafa'dır. Âl-i İmrân ise, ya Hz. Mûsâ ve Harun'un ba­baları İmran İbn-i Yashur'dur ya da Hz. Meryem'in babası İmran İbn-i Matan'dır. [118]

Al, üç şekilde tefsir edilir:

1. Kavm

"Andolsun ki, Âl-i Fir'avn'a (Fir'avn'a ve onun kavmi Kıptîlere) uyarıcılar gelmişti." [119]

"Âl-i Fir'avn'ı (Fir'avn'ı ve onun milletine dîni­ne, mensub olan kavmi Kıptîleri) azabın en şiddetlisi­ne sokun!" [120]

"Âl-i Fir'avn'dan (Fir'avn'ın kavminden) mü'min bir adam dedi ki: ..." [121]

2. Kişinin ehl-i beyti

"Âl-i Lût (Lût ve o'nun iki kızı) müstesna. Onları seher vaktinde kurtardık." [122]

"Ne zaman ki irsal edilenler Âl-i Lût'a (ehl-i Lût'a) geldiler..." [123]

"Doğrusu biz mücrim bir kavme gönderildik. Ancak Âl-i Lût (Lût ve o'nun ehli) müstesna, Biz onla­rın hepsini mutlaka kurtaracağız." [124]

Sonra, ehlinden istisnada bulunularak buyuruluyor ki:

"Yalnız karısı müstesna (onu kurtarmayacağız); onun mutlaka geride kalanlardan olmasını takdir et­tik." [125]

3. Kişinin ne kadar aşağı inilirse inilsin zürriyeti

"Gerçekten Allah Âdem'i, Nuh'u, Âl-i İbrahim'i (İsmail'i, İshâk'ı, Ya'kûb ve esbatı) ve Âl-i İmrân'ı (Mûsâ ve Harun'u risalet için) seçip âlemin üzeri­ne (kendi zamanlarındaki âlem üzerine/insan­lar üzerine) istifa etti; bir zürriyet olarak birbirinden." [126]

 

Âlâ:
 

Âlâ[127], nimetler anla­mında çoğuldur. Tekili, "ilyün", "elyün", "elen", "ilen" ve "evlun"dur. Burada nimet/ceza dahi zikredilmiş olduğu halde, Kur'ân'da adı geçenlerin hepsine nimet denilmesi, cezaların ihtarı dahi iman ve akıl ehli için ibret alınarak istifade edilecek nasihat ve öğütlerin de nimet olduğunu anlatır. Bununla beraber istifha­mın sevkinde ve "fae" ile öncesin­deki ayetlerinde şüphe ve nan­körlük edenlere karşı mühim bir uyarı manası da vardır: [128]

 

Ala harfin:[129]
 

(Ala harfin): Dinin özünde veya merkezinde olmayıp ke­narında/ucunda bulunur. Bu, onların dinlerinde sükun ve itminan içinde değil de vesvese/tedirginlik/endişe ve düzensizlik/huzursuzluk/sabırsızlık içinde olmalarından dola­yı (yakıştırılmış) bir meseldir. Savaşta ordunun kenarların­da/kuytu taraflarında bulunarak zafer ve ganimet sezdiğin­de rahatlayıp bekleyen, aksi durumda ise yüz çevirip gi­den/kaçan kimse gibi. [130]

(... ala harfin): Yani şekk ve riya üzre ibadet ederler, bu­nunla/ibadetle Allah'ın rızasını hedeflemezler. "Şekk üzre" (anlamında olduğu da) söylenir. Arap, sen "harf üzeresin, yani "şekk" üzeresin, der. "Ala harfin" ile ilgili diğer bir söy­lenti ise onun "kalp ile değil, dil ile (iman, ibadet)" anla­mında olduğudur. Hasan'dan şöyle dediği rivayet edilmiş: (Ya'budullahe ala harfin) yani zahiri bir iman, batini bir kü­für ile ... (Ala harfin)in "rızık için" anlamına geldiği de söylenir. [131]

(Ala harfin) "şekk" demektir, iğreti bir şekilde ayakta duran kişi gibi, ibadette iğreti/isteksiz davranmaktır. Ayetin devamı "harf" üzre ibadet etmenin en güzel tefsiridir. [132]

(Ala harfin), kenarından/kıyısından yani şüpheyle... (Her) "harf bir "vecih "tir. Her harfin işaret ettiği bir yön vardır/her harf bir perspektif sunar. Alfabe harfleri "huruf" diye isimlendirilmiştir. Çünkü her harf diğerine benzeme­yen bir veçhede yani bir yöndedir/yöne sahiptir, denilmiş­tir. Mü'min Allah'a her durumda, her halde; nimet, bela, darlık ve genişlikte ibadet eder. Münafık ise Allah'a tek bir durumda ibadet eder ki ayetin siyakı bunu tefsir etmiştir. [133]

... İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki, dinin kıyısın­dan ve kenarından tutunarak Allah'a ibadet eder. Bu ayet, Allah'a tam bir güven ve kesin inançla değil de şüphe ve te­reddütle ibadet eden kimseleri temsili olarak açıklar.[134]

Zemahşeri'nin Esasü'l-Belağa'sında, Firuzabadi'nin Kamus'unda, İbn-i Manzur'un Lisanü'l-Arab'ında konuyla ilgi­li bu tür ifadelere rastlıyoruz.

Görüldüğü gibi "Ala harfin" tabiri;

a- kararsızlık

b- şüphe/tereddüd

c- kıyıdan kıyıya, kenardan dolaşmak

d- kal­biyle değil diliyle inanmak gibi anlamları ihtiva etmektedir.

Elmalı: Nâstan kimi de Allah'a kıyıdan kıyıya ibadet eder.

Çantay; ... (dinin) yalnızca bir taraf(ın)dan (tutup) iba­det eder.

Yani şekk ve tereddüd içindedir.[135]

D.İ.B., Atay: ... Allah'a bir yar başındaymış gibi kulluk eden vardır.

Bilmen: ... Allah'a bir tereddüt üzere ibadet eder.

Yavuz: ....Allah'a dinin bir ucundan ibadet eder.

Davudoğlu: ... Allah'a uçtan uca ibadet eder (şüphe içinde­dir).

Ateş: ... Kimi de Allah'a bir kenardan, (dinin bütününe inanmadan) ibadet eder.

Bulaç: ... Kimi de, Allah'a bir ucundan ibadet eder ...

T.D.V: ... Kimi Allah'a yalnız bir yönden kulluk eder.

Y. öztürk:... İnsanlardan bazıları da Allah'a kıyıdan kıyı­ya ibadet eder.

A. Öztürk: ... kimi de Allah'a bir kenardan ibadet eder.

Koçyiğit: ... Allah'a gönülsüzce ibadet eden vardır ki ...

Hizmetli: Allah'a tereddüt içinde kulluk eden insanlar var­dır.

Varol: ... Kimi de Allah'a bir kenardan (yarım yamalak) ibadet eder.

Piriş: İnsanlardan, Allah'a bir uçurum kenarındaymış gibi kulluk edenler vardır.

Kararsız, imanla küfür arasında...

Türkçe meallerde, görüldüğü kadanyla "Ala harfin" ta­birinin neredeyse bütün anlamlarına rastlanmaktadır. Her mütercim, bu tabirin kendince uygun görülen anlamını seçmiştir. Bu, bir yönüyle doğru olmakla beraber, birçok anlamı olan bir kelime ya da ifade kalıbının; yer aldığı me­tinde, anlam daralmasına uğradığı gerçeğini de göz ardı et­memek gerekir. Daha özcesi, birçok anlamı olan bir kelime, kullanıldığı cümlede ancak birkaç anlamıyla hatta bazen bir tek anlamıyla karşımıza çıkar.

Bu kanaat "Ala harfin" tabiri için de geçerlidir. Ayeti bir bütün olarak düşündüğümüz zaman, ayetteki, söz konusu edilen münafık tipolojiye sahip insanların itikadi pozisyon­larının kınandığı; onların menfaat kaygısıyla hareket ettikleri; imanlarını, kazanım ve kayıplarının belirlediği anlaşıl­maktadır. Zaten müfessirlerin çoğu da buna dikkat çekmiş­tir. Bu realiteden hareketle, bizce, "Ala harfin" tabirini bu anlamı yansıtacak şekilde tercüme etmek gerekir.

- Allah'a (menfaat) endişesiyle ibadet eden insanlar var­dır.

- Allah'a inanmakta (menfaatlerinden dolayı) tereddüd eden insanlar vardır.

- Allah'a inanmakta (menfaatlerinden dolayı) kararsız kalan insanlar vardır.

- Allah'a kalbiyle değil de diliyle (menfaat icabı) inanan insanlar vardır, vb.

Örnek:

Allah'a inanmakta (menfaatlerinden dolayı) tereddüt eden/kararsız kalan insanlar vardır. Eğer kendisine bir ha­yır isabet ederse yatışır; eğer bir sıkıntı isabet ederse yüz çe­virir...[136]

 


Logged

Etiket:
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: