Aile/Ail:
Aile ve ail, fakir, yoksul, ihtiyaç sahibi, iyal sahibi demektir. Kendisine muhtaç bir ailesi olan, yoksulları çok, çok yoksullu manalarına da gelir. [103]
Ailen; fakir ve yoksul demektir. Aşırı derecede yoksul olan kimseye "âil" denir. Cerîr şöyle der:

Kitap'ta yolcuya ve çok fakire bir pay indirmiştir.[104]
Akabe:
Akabe, engin bir vadiden yüksek bir dağa doğru çıkan sarp yokuş demektir. Beled Sûresi'ndeki kullanımında akabe, necid gibi yüksek, zor amellerden istiare olarak mecazdır. [105]
Aqaluhu:
"Onu anladılar" bir şeyi akılla idrak etmek demektir. Maksat, "onu anladılar ve tanıdılar" demektir.
Akd, Ukud:
Ukud[106], "akd"in çoğuludur. Akd, belgelendirilmiş, yazıya geçirilmiş ahid demektir. Bir şeyi diğerine sağlam surette bağlayan bağ ve düğüm, örneğin ip düğümüne teşbih edilmiştir. Akid lügatte, sıkı bağlamak, düğümlemek, sağlam bağ ve düğüm demektir. Bu anlamda bir kimsenin bir şeyde taraf olması, sonra başkasını susmaya zorlayarak kendisini ve diğerini bağlaması ve karşılıklı bağlanmaları "akid" olarak isimlendirilir. [107]
Akıl:
Akıl[108], kalp ve ruhun özünde, beynin ışığında bulunan manevî bir nurdur. Öyle ki, insan bununla duyu organlarıyla kavrayamadığı şeyleri anlar ve kavrar. Akıl yürütmek, nedenlere, nedenlerin meydana getirdiği şeylere, eser ile eseri meydana getiren şeyler arasındaki bağıntıya, yani "illiyyet kanunu" dedidiğimiz sebebi sonuca bağlayan kanunu ve ona bağlı olan gerekli ilgileri idrak ederek, eserden müessire veya müessirden esere, yahut da bir müessirin iki eserinin birinden diğerine geçmektir.
Mantık denen bu geçiş sayesinde duyu organlarıyla hissedilen bir eserden hissedilmeyen müessiri anlaşılır. Örneğin, duyulan bir hışırtıdan, görülmeyen bir hayvanın varlığının anlaşılması gibi. Yine görülen bir bal arısından, görülmediği halde bal akla gelir. Hissedilen bir eserden, ilgisi olan başka bir eser de anlaşılır. Görülmeyen bir arının vızıltısından bir balın varlığı keşfedilebilir. İşte böyle, hissedilenden hissedilmeyene geçilmesini sağlayan veya hissedilmeyen bir anlamı bizzat ve açıklıkça keşfeden idrak vasıtasına akıl denir.
Herkesin tahmin ve akıldan az çok bir nasibi vardır. Bu olmayınca bilgi ve eğitimle elde edilen ve "işletilmiş akıl" (akl-ı mesmu) denilen aklın da bir anlamı kalmaz. Bunun sınırlaması mümkün olmayan birçok mertebesi vardır. En yüksek mertebesine "akl-ı evvel" (ilk akıl) denir. Başlangıçtan sonucu, sonuçtan başlangıcı, önceden sonrayı, sonradan önceyi tam bir bilgi ile gören bu "ilk akıl" Allah'ın kelamı ve Hz. Muhammed'in nurudur.
Akılların derecelerindeki farklılık, eksikliklerinin sonucudur. Esas itibariyle akıllar için yol birdir. O da doğru yoldur. Bizim, nedenlerin başlaması, çelişkilerin başlaması gibi hakkı kavramaya neden olan asıl sebepler hakkındaki apaçık kavrayışlarımız, ilk akim anlayış mahiyetini gösteren birer hissemizdir. [109]
Akîb:
Akîb, kendisinden sonra peygamber gelmeyen hâtemi'1-enbiyâ demektir. (Akîb kelimesi Kur'ân'da azab ile ilgili olarak kullanılmaktadır.[110] Elmalılı, "akîb" kelimesinin bu anlamını bir hadisteki kullanımı dolayısıyla aktarmış olmalıdır. [111]
Akıbehû:
Akıbehû; soyu, nesli demektir. İbn Şihâb şöyle der: Akib, çocuk ve çocuğun çocuğu manasınadır.
Aqibeyh:
Topuk mânâsına gelen akîb kelimesinin ikilidir. :
Akifun:
"Oturanlar." Akif kelimesinin çoğulu olup, bir yerde durmak ve ondan ayrılmamak mânâsına gelen ukûf kökündendir. İbadet maksadıyla Harem'de ibadet edenler ve ordan ayrılmayanlar demektir.
A-ke-fe fı'ilinin ismi fa'ili olan "âkif"in çoğuludur. Kur'ân'da bir tek âyette zikredilen bu kelimenin lügatta: "bir yerde toplanmak, kalmak, oraya bağlanmak"[112] gibi anlamları vardır. Bu fı'ilin "tef’il" babının bir kullanılış şekli, câhiliye şiirinde şöyle ifade edilmiştir:
"İnci dizileri sanki güzel boyunlu ceylanın iki yanına toplanmıştır."[113]
İlk bakışta şiirdeki kullanış şekliyle lügat manası arasında bir yakınlık görülmüyorsa da, bu fiilin ifade ettiği mana ile, incilerin sürekli boyunda kalması manasını anlatmaktayız.
Bu kelimenin Kur'ân'da kullanılış şekli karşımıza şöyle çıkmaktadır:
"Mescitlerde i'tikâfda bulunduğunuz zaman, kadınlarınıza (gecede) yaklaşmayın "[114]
Burada itikaf, camiye bağlanıp kalma ve orada kendini ibadete hasretme manası taşımaktadır.
Netice olarak diyebiliriz ki, İslâm'dan önce, herhangi bir yerde kalmak manasına gelen bu kelime, Kur'ân'ın nüzulünden sonra, "Kişinin ibadet maksadıyla, özellikle, Ramazanda zaruri ihtiyaçları dışında kendisini mescidde alıkoymasıdır."[115]
Akîm:
Akîm, doğurmayan.
Akrın:
Akrın[116], bir hayvanın ayaklarını biçip, yıkarak öldürmek demektir. [117]
Âl:
"Âl" kelimesinin aslı ehldir. Hâ, elife çevrilerek "âl" şeklini almıştır. Bunun içindir ki, Âl, kelimesinin küçültme ismi "Üheyl" şeklinde gelir. Bu kelime, özellikle, kral ve benzeri önemli ve şânı yüksek kimseler hakkında kullanılır. Herhangi bir kimse için kullanılmaz. Meselâ ayakkabıcı ve yularcının âli denmez.
Âl kelimesi, "Ehil"den alınmış/türetilmiş ise de aralarında fark vardır. Âl, başlıca şan ve şöhret erbabına muzaf (katılmış, bağlanmış) olur. Al-i firavun, gibi. Âl, akrabalıkta veya bir görüşte (mezhepte) bir şahsa bağlılığı da anlatır.
Âl-i İbrâhîm'den murad bütün Müslümanlardır denilmiş ise de, Bakara: 2/124 ayeti gereğince, Hz. İbrahim'in zalim olmayan evlat ve zürriyeti, özellikle de Hz. Muhammed Mustafa'dır. Âl-i İmrân ise, ya Hz. Mûsâ ve Harun'un babaları İmran İbn-i Yashur'dur ya da Hz. Meryem'in babası İmran İbn-i Matan'dır. [118]
Al, üç şekilde tefsir edilir:
1. Kavm
"Andolsun ki, Âl-i Fir'avn'a (Fir'avn'a ve onun kavmi Kıptîlere) uyarıcılar gelmişti." [119]
"Âl-i Fir'avn'ı (Fir'avn'ı ve onun milletine dînine, mensub olan kavmi Kıptîleri) azabın en şiddetlisine sokun!" [120]
"Âl-i Fir'avn'dan (Fir'avn'ın kavminden) mü'min bir adam dedi ki: ..." [121]
2. Kişinin ehl-i beyti
"Âl-i Lût (Lût ve o'nun iki kızı) müstesna. Onları seher vaktinde kurtardık." [122]
"Ne zaman ki irsal edilenler Âl-i Lût'a (ehl-i Lût'a) geldiler..." [123]
"Doğrusu biz mücrim bir kavme gönderildik. Ancak Âl-i Lût (Lût ve o'nun ehli) müstesna, Biz onların hepsini mutlaka kurtaracağız." [124]
Sonra, ehlinden istisnada bulunularak buyuruluyor ki:
"Yalnız karısı müstesna (onu kurtarmayacağız); onun mutlaka geride kalanlardan olmasını takdir ettik." [125]
3. Kişinin ne kadar aşağı inilirse inilsin zürriyeti
"Gerçekten

Âdem'i, Nuh'u, Âl-i İbrahim'i (İsmail'i, İshâk'ı, Ya'kûb ve esbatı) ve Âl-i İmrân'ı (Mûsâ ve Harun'u risalet için) seçip âlemin üzerine (kendi zamanlarındaki âlem üzerine/insanlar üzerine) istifa etti; bir zürriyet olarak birbirinden." [126]
Âlâ:
Âlâ[127], nimetler anlamında çoğuldur. Tekili, "ilyün", "elyün", "elen", "ilen" ve "evlun"dur. Burada nimet/ceza dahi zikredilmiş olduğu halde, Kur'ân'da adı geçenlerin hepsine nimet denilmesi, cezaların ihtarı dahi iman ve akıl ehli için ibret alınarak istifade edilecek nasihat ve öğütlerin de nimet olduğunu anlatır. Bununla beraber istifhamın sevkinde ve "fae" ile öncesindeki ayetlerinde şüphe ve nankörlük edenlere karşı mühim bir uyarı manası da vardır: [128]
Ala harfin:[129]
(Ala harfin): Dinin özünde veya merkezinde olmayıp kenarında/ucunda bulunur. Bu, onların dinlerinde sükun ve itminan içinde değil de vesvese/tedirginlik/endişe ve düzensizlik/huzursuzluk/sabırsızlık içinde olmalarından dolayı (yakıştırılmış) bir meseldir. Savaşta ordunun kenarlarında/kuytu taraflarında bulunarak zafer ve ganimet sezdiğinde rahatlayıp bekleyen, aksi durumda ise yüz çevirip giden/kaçan kimse gibi. [130]
(... ala harfin): Yani şekk ve riya üzre ibadet ederler, bununla/ibadetle

'ın rızasını hedeflemezler. "Şekk üzre" (anlamında olduğu da) söylenir. Arap, sen "harf üzeresin, yani "şekk" üzeresin, der. "Ala harfin" ile ilgili diğer bir söylenti ise onun "kalp ile değil, dil ile (iman, ibadet)" anlamında olduğudur. Hasan'dan şöyle dediği rivayet edilmiş: (Ya'budullahe ala harfin) yani zahiri bir iman, batini bir küfür ile ... (Ala harfin)in "rızık için" anlamına geldiği de söylenir. [131]
(Ala harfin) "şekk" demektir, iğreti bir şekilde ayakta duran kişi gibi, ibadette iğreti/isteksiz davranmaktır. Ayetin devamı "harf" üzre ibadet etmenin en güzel tefsiridir. [132]
(Ala harfin), kenarından/kıyısından yani şüpheyle... (Her) "harf bir "vecih "tir. Her harfin işaret ettiği bir yön vardır/her harf bir perspektif sunar. Alfabe harfleri "huruf" diye isimlendirilmiştir. Çünkü her harf diğerine benzemeyen bir veçhede yani bir yöndedir/yöne sahiptir, denilmiştir. Mü'min

'a her durumda, her halde; nimet, bela, darlık ve genişlikte ibadet eder. Münafık ise

'a tek bir durumda ibadet eder ki ayetin siyakı bunu tefsir etmiştir. [133]
... İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki, dinin kıyısından ve kenarından tutunarak

'a ibadet eder. Bu ayet,

'a tam bir güven ve kesin inançla değil de şüphe ve tereddütle ibadet eden kimseleri temsili olarak açıklar.[134]
Zemahşeri'nin Esasü'l-Belağa'sında, Firuzabadi'nin Kamus'unda, İbn-i Manzur'un Lisanü'l-Arab'ında konuyla ilgili bu tür ifadelere rastlıyoruz.
Görüldüğü gibi "Ala harfin" tabiri;
a- kararsızlık
b- şüphe/tereddüd
c- kıyıdan kıyıya, kenardan dolaşmak
d- kalbiyle değil diliyle inanmak gibi anlamları ihtiva etmektedir.
Elmalı: Nâstan kimi de

'a kıyıdan kıyıya ibadet eder.
Çantay; ... (dinin) yalnızca bir taraf(ın)dan (tutup) ibadet eder.
Yani şekk ve tereddüd içindedir.[135]
D.İ.B., Atay: ...

'a bir yar başındaymış gibi kulluk eden vardır.
Bilmen: ...

'a bir tereddüt üzere ibadet eder.
Yavuz: ....

'a dinin bir ucundan ibadet eder.
Davudoğlu: ...

'a uçtan uca ibadet eder (şüphe içindedir).
Ateş: ... Kimi de

'a bir kenardan, (dinin bütününe inanmadan) ibadet eder.
Bulaç: ... Kimi de,

'a bir ucundan ibadet eder ...
T.D.V: ... Kimi

'a yalnız bir yönden kulluk eder.
Y. öztürk:... İnsanlardan bazıları da

'a kıyıdan kıyıya ibadet eder.
A. Öztürk: ... kimi de

'a bir kenardan ibadet eder.
Koçyiğit: ...

'a gönülsüzce ibadet eden vardır ki ...
Hizmetli:

'a tereddüt içinde kulluk eden insanlar vardır.
Varol: ... Kimi de

'a bir kenardan (yarım yamalak) ibadet eder.
Piriş: İnsanlardan,

'a bir uçurum kenarındaymış gibi kulluk edenler vardır.
Kararsız, imanla küfür arasında...
Türkçe meallerde, görüldüğü kadanyla "Ala harfin" tabirinin neredeyse bütün anlamlarına rastlanmaktadır. Her mütercim, bu tabirin kendince uygun görülen anlamını seçmiştir. Bu, bir yönüyle doğru olmakla beraber, birçok anlamı olan bir kelime ya da ifade kalıbının; yer aldığı metinde, anlam daralmasına uğradığı gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. Daha özcesi, birçok anlamı olan bir kelime, kullanıldığı cümlede ancak birkaç anlamıyla hatta bazen bir tek anlamıyla karşımıza çıkar.
Bu kanaat "Ala harfin" tabiri için de geçerlidir. Ayeti bir bütün olarak düşündüğümüz zaman, ayetteki, söz konusu edilen münafık tipolojiye sahip insanların itikadi pozisyonlarının kınandığı; onların menfaat kaygısıyla hareket ettikleri; imanlarını, kazanım ve kayıplarının belirlediği anlaşılmaktadır. Zaten müfessirlerin çoğu da buna dikkat çekmiştir. Bu realiteden hareketle, bizce, "Ala harfin" tabirini bu anlamı yansıtacak şekilde tercüme etmek gerekir.
-

'a (menfaat) endişesiyle ibadet eden insanlar vardır.
-

'a inanmakta (menfaatlerinden dolayı) tereddüd eden insanlar vardır.
-

'a inanmakta (menfaatlerinden dolayı) kararsız kalan insanlar vardır.
-

'a kalbiyle değil de diliyle (menfaat icabı) inanan insanlar vardır, vb.
Örnek:

'a inanmakta (menfaatlerinden dolayı) tereddüt eden/kararsız kalan insanlar vardır. Eğer kendisine bir hayır isabet ederse yatışır; eğer bir sıkıntı isabet ederse yüz çevirir...[136]